• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://tr-tr.facebook.com/rubafed
  • https://twitter.com/rumelibalkanfed

                      

MAKEDONYA/SELANİK MUHACİRİ PROF.DR. AFET İNAN VE ATATÜRK

93 Harbi’nden sonra Balkanlardan Anadolu’ya bir göç hareketi devamlı olarak yaşanmış ve Balkan Savaşları ile vahim bir görünüm kazanan bu göçler, Rumeli’ndeki Türk-Müslüman ahalinin İstanbul ve Anadolu’ya gelmesiyle neticelenmiştir.

Balkan Savaşları sırasında Türk-Müslüman ahaliyi topraklarından adeta söküp atan kaçışın, göçün içinde yer alan bir çocuk vardır ki; daha sonra Cumhuriyet Türkiye’sinin bir kültür sembolü, aydın bir kadını, Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerinden olan Prof. Afet İnan’dır. O, 1912’de Yunan birliklerinin Selanik’e yaklaştığı haberi geldiğinde evlerini terk ederek doğdukları, büyüdükleri topraklar olan Makedonya’dan İstanbul’a gelen muhacir bir ailenin çocuğudur. Balkan Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti ile sonuçlanması üzerine çok hazin tablolar sergileyerek devam eden göçler, Balkan faciasının en acıklı safhasını teşkil etmiştir.[1]

Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki yazgısı, 1912 yılının baharında düzenlenen anlaşmalarla kesin biçimde belirlenmişti. Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ, Avrupa’daki Osmanlı topraklarının parçalanmasını karara bağlamışlar, buna göre 8 Ekim 1912’de Karadağ, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiş, müteakiben diğer Balkan Devletleri de Karadağ’ı izlemiştir.[2]

Birinci Balkan Savaşı’nda Türk ordusu, 1877-1878’de uğradığından çok daha hızlı bir yenilgiye uğramıştır. Asker sayısı bakımından bire karşı iki oranında bir güçle bağlaşıklara karşı savaşılması, Trablusgarp’ta (Libya’da) hala İtalya ile savaşın devam etmesi, Yunan donanması yüzünden deniz yoluyla ikmal yapamamaları ve askeri yönden hazır durumda bulunma eksikliği dolayısıyla Osmanlı Devleti kolay bir şekilde mağlup olmuştur.

Türklere karşı yürütülen savaşta büyük ağırlığı yüklenmiş olan ve 22 Ekim 1912’de Kırkkilise (Kırklareli)’ye, arkasından 28 Ekimden 3 Kasıma kadar süren çatışmalarda Lüleburgaz’a kadar ilerleyen Bulgar ordusu karşısında yenilen Türk ordusu, İstanbul öncesinde son savunma çizgisi olan Çatalca’ya kadar gerilemiştir. Batıda ise 24 Ekimden 26 Ekime kadar süren savaşlarda Sırplar, Türkleri Kumanova’da yenmişler ve Adriyatik Denizi’ne inmişler, Manastır 18 Kasımda Sırpların eline geçmiştir. Yunan ordusu ise Güney Makedonya içinden ilerleyerek 8 Kasımda Selanik’i savaşmadan teslim almıştır.[3] İşte Afet İnan’ın ailesinin Selanik’ten kaçışları bu süreçte gerçekleşmiştir.

1. AFET İNAN ve AİLESİ

Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’dan sonra Avrupa’daki en büyük şehri, çok önemli bir limanı olan, aynı zamanda önemli Türkçe gazete ve dergilerin yayınlandığı bir kültür merkezi durumundaki Selanik, eyalet merkezi konumunda idi. 3 ncü. Ordu’nun merkezi de zaman zaman ya Selanik ya da Manastır (Bitola) olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal (Atatürk)’le hayatı 1925 yılında kesişen ve bu tarihten itibaren onun hayatında önemli bir yere sahip olan Afet İnan, Selanik’in bir kazası olan, Poliroz (Poliyiros)/ Ksendire’de, 1908 yılında doğmuştur. Afet Hanım’ın annesi Şehzane Hanım, Selanik’in bir kazası olan Doyran’dan olup, babası İsmail Hakkı Bey (1881-1950) ise Şumnu’ludur. İsmail Hakkı Bey, Bursa Ziraat Mektebini bitirdikten sonra 1905 yılında İstanbul Halkalı Yüksek Ziraat Mektebini bitirmiş ve Ksendire’ye gelmiştir. Afet Hanım’ın annesi ve babası burada birbirlerini görmüşler ve evlenmişlerdir. Babası İsmail Hakkı Bey’in tayini nedeniyle aile, Afet İnan’ın doğduğu yıl Doyran’a taşınmıştır. Daha sonra sırasıyla Vodina ve Rubcoz/Ropcoz’a* gitmişlerdir.

Balkan Savaşı sırasında Yunan birliklerinin Selanik’e yaklaşması üzerine İsmail Hakkı Bey beraberinde çocukları, Rubcoz’a geldiklerinde henüz dört yaşında olan Afet ve kardeşi Ahmet Reşat’ı alarak evden ayrılmış ve at üzerinde yaptıkları zahmetli bir yolculuk sonucunda istasyona varmışlardır. Afet ve kardeşi istasyonda bir odada orman korucusunun bekçiliğinde kalırken, İsmail Hakkı Bey eşini ve eşinin annesini almak üzere geri dönmüştür. Diğer göç eden, hatta bir anlamda evlerinden, yurtlarından kaçan ahaliyle beraber yarı yola kadar gelen eşi ve annesini karşıladıktan sonra, tüm ailenin sonraki durağı, kalabalık bir tren içinde geldikleri İstanbul olmuştur.

Sadece Afet Hanım’ın dedesi, babasının babası olan Salmanlının Ahmet Ağa, Rubcoz’da kalmıştır. Onlarla birlikte yola çıkmak istemeyen, toprağını terk etmeyerek sonuna kadar direnmeyi seçen Ahmet Efendi ölene kadar silahını bırakmamış, Rubcoz’a gelen komitacıların, kapıyı açamayınca evini ateşe vermeleri sonucunda yananarak hayatını kaybetmiştir.[4]

2. BALKAN SAVAŞLARI ÖNCESİNDE MUSTAFA KEMAL’İN SELANİK’TEN AYRILIŞI VE TRABLUSGARP SAVAŞINA KATILMASI

1881 yılında Selanik’te dünyaya gelen Mustafa Kemal (Atatürk), Selanik kaybedilmeden henüz bir yıl önce, Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) rütbesiyle 5 nci Selanik Kolordusu Erkan-ı Harbiye Birinci Şube İkinci Kısmında görev yapmaktaydı.[5]

Trablusgarp Savaşı nedeniyle İstanbul’a çağrılan Mustafa Kemal, Manastır’daki 3 ncü Ordu’ya atanmış olan, Harp Okulu’ndan ve Harp Akademisi’nden arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’la 1911 yazında, Selanik’te görüşmüştür. Bu görüşmede onun arkadaşına söylemiş olduğu, “Selanik’i bir daha Türk görecek miyim” sözleri, ne yazık ki endişelerini haklı çıkarmış ve Mustafa Kemal doğduğu bu topraklara bir daha dönememiş, Selanik’i bir daha hiç görememiştir.[6]

8 Ekim 1911’de İstanbul’dan gazeteci kisvesinde Mustafa Şerif adıyla Mısır’a hareket eden Kolağası Mustafa Kemal, İskenderiye’ye vardıktan sonra İttihat ve Terakki memurlarıyla Bingazi’ye doğru yola çıkmış, fakat yolda hastalanınca İskenderiye’ye dönmek zorunda kalmıştır. On beş gün kadar hastanede yatan Mustafa Kemal, bu sırada İskenderiye’ye gelen arkadaşları -Selanik’ten çocukluk arkadaşları- Nuri (Conker)* ve Fuat (Bulca)** Beylerle tekrar yola çıkmış, defalarca İngiliz sınır devriyelerine yakalanma tehlikesi atlattıktan sonra Tobruk’taki Türk karargâhına ulaşmıştır.[7]

22 Aralık 1911’de Tobruk’ta cereyan eden muharebeden sonra, Mustafa Kemal Derne’ye geçerek önce Şark Kolu Komutanı olmuş, daha sonra da Derne Komutanı olmuştur.[8] Savaş başladıktan bir iki ay sonra bir kısmı Mısır, diğer kısmı da Fransa ve Tunus yoluyla cepheye gelen seçkin Türk subayları, burada Türk-Müslüman savunma cephesini canlandırmışlar ve teşkilatlandırmışlardı.[9] Ancak Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı nedeniyle 15 Ekim 1912’de İtalyanlarla Uşi Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalınca Trablusgarp boşaltılmıştır.

3. BALKAN SAVAŞI’NIN BAŞLAMASI VE SELANİK’İN TESLİMİ

Mustafa Kemal ve arkadaşı Nuri Conker, Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine vazife almak için hareketlerine müsaade edilmesini istemişler, Bingazi ve çevresi Kumandanı olan Enver Bey’de, 27 Ekim 1912’de İstanbul’a Başkumandanlık Vekaletine gönderdiği telgrafta,[10] “Mustafa Kemal’in gönderildiğini” bildirmiştir. Mustafa Kemal bu süreçte Selanik’in düştüğü, Bulgarların Çatalca önlerine geldiği haberini Mısır’da bulunduğu sırada almıştır. Müteakiben Avusturya-Romanya yolu ile İstanbul’a genel karargaha dönmüştür.[11]

Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefid Boğazı (Çanakkale Boğazı) Kuva-yı Mürettebe Komutanlığına Harekat Şubesi Müdürü olarak atanan Mustafa Kemal, birliğine katılmak üzere İstanbul’dan ayrıldığında (1 Aralık 1912 günü)[12] Rumeli’de Türklerin elinde kalabilmiş bölgeler sadece İşkodra, Yanya ve Edirne idi. Bu kentlerin tümü ise kuşatılmış durumda bulunuyordu. Sadece iki ay süren savaşlar sonunda tüm Rumeli kaybedilmiş, 1913 yılının Nisanında bu üç büyük kent düşmüştür. Yanya Yunanların, Edirne Bulgarların ve İşkodra Karadağlıların eline geçmiştir.[13]

Yunan ordusunun Selanik’e yürüdüğünün haber alınması üzerine halk panik içinde göç etmeye başlamış, bir iki hafta içinde Selanik’ten ayrılan muhacir sayısı 25 bine ulaşmıştır.[14] Manastır’daki Garp Ordusu Kumandanlığına[15] 17 Kasım 1912 (4 Teşrin-i sani 328) tarihinde çekilen telgrafta, “…Selanik’in sükut ettiği ve Yunan ordusunun Manastır’a doğru hareket ettiği ve kuvvetinin 35 bin kadar olduğunun tahmin edildiği” bildiriliyordu.[16] “Selanik’in sükut bulmasıyla Bulgar ve Yunanların Selanik’e girişini müteakip Türk subay ve ahaliden birçoklarının bulundukları mekanlardan çıkarılarak son derece gaddarca yaralandıkları ve katledildikleri, (Yunan ve Bulgarların) vahşi uygulamaları göz önünde bulundurularak vatanın savunulması” Manastır’daki Garp Ordusu Kumandanlığından istenmiştir.[17]

Bu yaklaşan tehlikeyi aslında 6 Ekim 1912’de, Dahiliye Nezareti’nden Harbiye Nezareti’ne gönderilen yazıdan anlamak mümkündür. Buna göre, Yunan hükümeti Osmanlı Rumlarını ayaklandırmak maksadıyla cesaretlendirmek için Türk tarafına kuvvetli çeteler sevk etmeye başlamış ve sınır yakınlarına büyük miktarda askeri birlikleri sevk etmiştir. Ancak Yunan hükümetinin bu teşebbüs ve tedbirlerine karşın, vuku bulan düşmanlığa karşı mevcudiyeti yok sayılacak derecede zayıf bir kuvvetin henüz takviye edilememesi Müslüman halkın endişesini artırmıştır.[18]

Yunan ordusunun Selanik’e yaklaşması dolayısıyla Selanik Rumları bir plan dahilinde hareket etmişler ve her gün Türk ordularının mağlubiyetleri hakkında olumsuz haberler ortaya atmışlardır. İstanbul’un Bulgarlar tarafından istila edildiği yönünde çıkarmış oldukları haberleri mahalli gazeteler tekzip etmiş olsalar dahi Selanik’e gelen muhacirlerden Siroz’un Bulgarlar tarafından ele geçirildiğini duyan Müslüman halk büyük bir endişeye kapılmış, doğal olarak maneviyatları bozulmuştur.[19] Birkaç gün sonra Yunan birliklerinin ilerlemesi karşısında askeri kuvvetlerin süratle Manastır’a yetiştirilmesi, Manastır Valiliği tarafından Dahiliye Nezareti’ne bildirilmiştir.[20] Drama ahalisi, ıstırap dolu zor bir halde Kavala’daki İngiltere, Fransa ve Avusturya Konsoloslarından yardım istemek zorunda kalmıştır.[21]

Kolorduların önemli bir kısmını teşkil eden redif kıtalarının bir işe yaramayıp ilk ateşte dağıldıkları gözlenmiştir. Eldeki mevcut kıtalarla başarılı bir muharebe icrasının kabil olamayacağı fırka kumandanlarının raporlarında yer almaktadır. Bu zamanda Selanik’teki Türk ordusu, muhtelif mahallerde ve şehir dahilinde bir ihtilal ve yağmaya meydan verilmemesi düşüncesiyle Yunan başkumandanı ile savaşa son verilmesi hakkında haberleşmiş ve neticede Selanik şehri 8 Kasım 1912 (26 Teşrin-i evvel 328) tarihinde Yunan ordusuna teslim edilmiştir.[22]

Sekizinci Kolordu Kumandanı (Ferik), kendi imzasıyla Harbiye Nezareti’ne gönderdiği 9/10 Kasım 1912 tarihli telgrafta; Selanik’teki ordunun terhis edildiğini, silah ve cephanenin Topçu Kışlasında toplandığını, Yunan askerlerinden başka Sırp ve Bulgar kuvvetlerinin de şehre dahil olacağından asayişi kestirmenin mümkün olmadığını, bu keşmekeşe son vermek için bir an evvel genel barışın süratle sağlanmasının istendiğini bildirmiştir.[23]

Oysaki aynı dönemde Selanik’teki Menzil Genel Müfettişliği Cephane Depo Kumandanı olan Binbaşı Mehmet İsmet Bey’in hazırlamış olduğu rapora bakıldığında, “şehrin harp edilmeden tesliminin konsoloslar ile hükümet temsilcileri ve eşraf arasında üç gün müddetle devam eden görüşmeler neticesinde alındığı ve müteakiben durumun Tahsin Paşa’ya müracaat edilmesiyle bu durumu paşanın uygun görmesiyle şehrin teslim edildiği” anlaşılmaktadır. Aynı raporda Binbaşı Mehmet İsmet Bey, Tahsin Paşa’nın taktik mahiyetteki hatalarını sıraladıktan sonra raporunun ilerleyen bölümünde; “kan dökülmesin, şehir tahrip ve yağma edilmesin düşüncesiyle Selanik’i savaşmadan teslim etmenin askerlik şerefi açısından yanlış bir iş olduğunu” söylemekte, “zira son asker kalıncaya kadar şehri teslim etmemek ve şerefle ölmekle harbin mutlak olduğunu” belirtmektedir. Ayrıca “Siroz istikametinden gelmekte olan Bulgar kuvvetine karşı da kuvvet ayırmanın şart olduğunu kumandanlık dikkate almak zorundaydı” demektedir. [24]

Bu gelişmeler karşısında Selanik kentinin kapıları Yunanlara açılmadan önce bir teslim protokolü akdedilmiştir. Protokol 8 nci Mürettep Kolordu Kumandanı Hasan Tahsin Paşa ile Yunanistan’ın askeri delegeleri olan Jan Metaksas ile Dusmani arasında Atina’da yapılmıştır. Selanik’in teslim protokolü ilk bakışta ve genel olarak bakıldığında adeta insan haklarının ön plana çıkarıldığı bir protokol görünümündeydi. Ancak daha sonraki insanlık dışı uygulamalara bakıldığında, protokolün hiç de geçerli olmadığı, ona hiç de uyulmadığı görülmüştür.[25]

4. SELANİK’İN TESLİMİ SONRASINDA YAŞANANLAR

İlk anda Türk ordusunun tüm personeli ve hayvanları aç bırakılmış, hayvanların bir kısmı açlıktan ölmüştür. Subayların ve ailelerinin hayatı ve malları tehlikeye girmiş, subayların kılıçları, revolverleri, paraları, pek çoklarının elbiseleri alınmak suretiyle soyulmuşlar, hakarete ve darbeye maruz kalmışlardır. Hasan Fuad adlı subayla Tabip Avni Efendiler yaralanmış, Topçu Kışlasındaki bir asker 13 Kasım 1912 tarihi itibariyle öldürülmüştür. Şehir yağma edilmiş, Topçu Kışlasından toplanan silah ve cephane Yunanlarca alınmış, fakat karşılığında herhangi bir mazbata verilmemiştir. Osmanlı kıtalarındaki otomobiller zapt edilmiş, hayvanlar yağmalanmıştır. Subaylar mal ve nakit paralarını emniyet altına almak için ferdi olarak yabancı konsolosluklara başvurmak gibi çare arayışı içinde kalmışlardır.[26]

Selanik Merkez Hastanesindeki kolordu ecza deposunda bulunan tüm tıbbi ecza ve cerrahi aletleri ile muhtelif kıtalardan getirilip hastaneye depo edilmiş olan seyyar hastanelere ait ecza malzemesi, Yunan sıhhiye memurları tarafından alınarak nakliye arabalarıyla taşıtılmıştır.[27] Açıkça belirtmek gerekirse beş buçuk asırlık aralıksız bir hakimiyet, XX nci yüzyıla gelindiğinde artık yerini geri çekilmeye bırakmış ve Türkler için Rumeli’den çekilme ağır bir bedel ödeyerek olmuş, 1912 kışının tatsız bir gününde Selanik bütünüyle, sonuçta savaşmadan Yunan ordularına terk edilmiştir.[28]

5. GÖÇ SIRASINDA CEREYAN EDEN OLAYLAR VE AFET İNAN’IN AİLESİNİN İSTANBUL’A GELİŞİ

Daha önce olduğu gibi Balkan Savaşı’nda da memleketleri düşman istilasına uğrayan veya düşman hücumuna maruz kalan Türklerden birçoğu kendilerince emin saydıkları Osmanlı Devleti topraklarına, özellikle de İstanbul’a büyük kitleler halinde göç etmişlerdir. Çok sayıda göçmen, bulabildikleri ilk vasıtayla veya yaya olarak önce İstanbul ile Anadolu’nun belli birkaç limanına gelmişler, sonra iç kesimlere taşınmışlardır.[29] Doğu Rumeli Ordusunun Vize-Lüleburgaz hattından çekilerek (3 Kasım 1912) Çatalca savunma hattına yerleştiği sırada binlerce, on binlerce kişilik muhacir kafileleri ve yaralılar Sirkeci garından itibaren şehri tamamen doldurmuşlardır. Öyle ki öküzlerin çektiği kağnı arabalarının köprüden (Galata) Beyoğlu’na kadar uzandığı söylenmektedir.[30]

İşte Afet İnan’da Yunan birliklerinin Selanik’e yaklaşması sırasında ailesiyle evlerini ve memleketlerini terk etmek zorunda kalıp İstanbul’a gelen muhacir ailelerinden sadece biriydi. Muhacir olarak Rubcoz’dan (Drama-Serez) yola çıktıklarında henüz küçük bir çocuk olan Afet İnan, sonradan kaleme almış olduğu hatıralarından öğrenebildiğimiz kadarıyla, İstanbul’a geldiklerinde Rami’de babasının bir akrabasının evine yerleşmişlerdir.[31]

Selanik’teki İngiliz konsolosluk raporları incelendiğinde bu göçün ya da kaçışın ne kadar elzem olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Köylerde girişilen kıyımların ayrıntılı anlatımı seyrektir. Çünkü olaylar raporlarda anlatılabilmek açısından fazla hızlı gelişmiştir. Eldeki bilginin temel kaynağı olan batılı gözlemciler, Müslüman köylerini yakılıp yıkıldıkları sırada ziyaret edebilmek olanağını nadiren bulabilmişlerdir. Raporların çoğu, sadece bir zamanlar pek gelişkin olup da şimdi genellikle talan edilip yakılmış bulundukları için bomboş kalmış köyleri anmışlardır.[32]

Balkan Savaşı’nın başlamasıyla saldırıya maruz kalan yerlerdeki ahalinin çoğu, gördükleri zulüm ve düşmanlık yüzünden göç etmek arzusunda olmuşlardır. Göçmenlerin İstanbul’a getirilmeleri önceki dönemde Rus harbindeki göçten gözü korkmuş olan İstanbul halkının telaşa düşmesine sebep olmuştur. Gerçekten de Kırklareli civarı köylerinden gelen göçmenlerin perişan bir durumda bulunması dolayısıyla Sirkeci istasyonuna kadar getirilmelerinin halk üzerinde kötü tesir yaratacağı düşünüldüğünden, bunun için göçmenlerin Sirkeci yerine Yedikule’de trenden indirilerek Edirnekapı ve civarındaki camilere yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır.[33]

Selanik göçmeni Afet İnan’da hatıralarında, İstanbul Rami’de akrabalarının yanına yerleştikleri sırada “İstanbul’un cami avlularında göçmenlerin oturduklarının” söylendiğini duyduğunu, göçmenlik-muhacirlik kelimesinden çocukluğunda ürkmüş olduğunu, hatta yıllar sonra babasının arkadaşlarından birinin “siz göçmensiniz” diye takılmak istediği zaman, “biz cami avlusunda oturmadık ki” dediğini hatırladığını belirtmiştir.[34]

6. EDİRNE’NİN GERİ ALINMASI VE BÜKREŞ ANTLAŞMASI SONRASINDA GÖÇMENLERİN DURUMU

23 Temmuz 1913 günü Edirne’nin Türk ordusu tarafından kurtarılması[35] ve Balkan Devletleri arasındaki savaşı sona erdiren 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması’nın imzalanmasını takip eden günlerde sürekli gönderilmekte olan muhacirinin çokluğundan dolayı Sirkeci istasyonunda izdiham artmış ve bu durum trenlerin manevrasına mani olduğu gibi izdihamın çokluğundan dolayı hastalık baş göstermiştir. Hat Komiserliğinin vermiş olduğu bu gelişmeler karşısında Harbiye Nezaretince, Dahiliye Nezaretinden her gün nakle imkan tanıyacak derecede muhacirinin gönderilmesi için gerekenin yapılmasının ilgili yerlere duyurulması istenmiştir.[36]

Savaş sırasında Edirne ve çevre bölgelerden İstanbul’a gelen muhacirlerin, savaşın sona ermesini müteakip bu kez tekrar köylerine dönmek için istasyonlarda yığıldıkları ve vasıta bulamadıkları anlaşılmaktadır. Bu duruma çare bulabilmek gayretiyle Vilayet dahiline ya Tekfur Dağı (Tekirdağ) iskelesinden Muratlı yoluyla ya da doğrudan doğruya Sirkeci istasyonundan gönderildikleri anlaşılan muhacirlerin trenlerle köylerine gönderilmeleri mümkün olamadığından, bu duruma bir çare bulabilmek amacıyla, istasyonlara yakın askeri makamlardan araba tedariki istenmesi çare olarak düşünülmüş, ancak bu şekilde muhacirlerin perişanlığının önüne geçilebileceği ve bu konuda ilgili mevki kumandanlıklarına tebligat yapılması istenmiştir.[37]

5. BALKAN SAVAŞLARI SONRASINDA MUSTAFA KEMAL VE AFET İNAN

Balkanlardan çekiliş, kan, ateş ve barutla dolu bir kaçış, bir dramatik tarihi süreçtir. Tren vagonlarına doluşarak kaçan insanların çoğu hayatta kalamamıştır. Rumeli’den kaçan insanlar ilerleyen orduların takibinden kurtulamamışlardır. Askerlik haysiyetine ve disiplinine sahip olmayan küçük Balkan orduları tarafından kıyıma uğramışlardır. Diğer taraftan bu kaçış, bu yaşanan acı tarih, Türk milletinde milli devlet düşüncesinin ve milliyetçiliğinin uyanışına da sebep olmuştur.[38]

Yıllar sonra, 1918 yılı ortalarında Mustafa Kemal ATATÜRK, Balkan Harbi’yle ilgili olarak değerlendirmelerini, “Balkan Harbi, Türk ordusunun katıldığı bir harp bozgunu değildi. Hayır hiç değil…Bu, Türkiye’deki eskinin yıkılması, Türk ordusunun başındaki bilgisiz kumanda heyetinin geri çekilmesiydi. Balkan kuvvetleri, bu harbin sonuçlarını, o dönemde Türkiye’ye hakim olan şahısların bilgisizliğine borçludur. Denilebilir ki bu harp de Türkiye için bir sürprizdi. Ordu birleşebilmek ve bir plana göre toplanabilmek için yeterli zaman bulamamıştı. Öncü birlikleriyle düşman birlikleri karşılanmıştı.” sözleriyle açıklamıştır.

Balkan Savaşları’nın sonunda 29 Eylül 1913 tarihinde Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan İstanbul Barış Antlaşması’nı müteakip, Mustafa Kemal 27 Ekim 1913’te Kurmay Binbaşı rütbesiyle Sofya Askeri Ataşeliğine tayin edilmiştir.[39] Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na sürüklenmesi üzerine Mustafa Kemal, ülkenin içinde bulunduğu mevcut şartlarda Sofya’da kalmak istememiş, faal bir görevde bulunmak istemiştir. Başkomutan Vekili olan Enver Paşa’ya yazdığı mektupta, “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben, Sofya’da ataşe militerlik yapamam! Eğer, birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz.” demiştir. Aralık 1914’te yazılan bu mektuptan sonra Mustafa Kemal Harbiye Nezaretince Sofya Askeri Ataşeliğinden, 3 ncü Kolordu da yeniden teşkil edilen Tekirdağ’daki 19 ncu Tümen Komutanlığına atanmıştır.[40]

57 nci Alay ve bazı bağlı birliklerden ibaret olan 19 ncu Tümen, Çanakkale savunmasına katılmak üzere Maydos’a (25 Şubat 1915’te, Eceabad) gönderilmiştir. 19 Nisan 1915’te Mustafa Kemal 19 ncu Tümenle birlikte Bigalı’ya gelmiş, bir hafta sonra, 25 Nisan 1915’te Arıburnu bölgesine ANZAC birliklerinin çıkarma harekatına girişmesiyle Gelibolu Yarımadasındaki kara muharebeleri de başlamış olacaktır.[41]

Uzun bir süre kurtuluş çareleri arayan bir milletin başarısızlıkla sonuçlanmış deneyimlerine rağmen, çare aramaktan yılmayan bir kuşakla beraber yetişen Mustafa Kemal’in, çıkarmanın ilk günü 25 Nisan’da Conkbayırı’nda cephanesi tükenen ve geri çekilmekte olan erleri durduran büyüleyici konuşması, yine 3 Mayıs 1915’te 19 ncu Tümen birliklerine verdiği emirde, “ …Benimle beraber burada harp eden bütün askerler bilmelidir ki bize verilen vatan ve namus görevini tam olarak yapmak için bir adım geri gitmek yoktur. Bu sırada uyku ve istirahat aramanın, bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebep olabileceğini hepinize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın benimle aynı düşüncede olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk işaretleri göstermeyeceklerine şüphe yoktur.” sözleri onu tarihin çok az kaydettiği savaş hatiplerinin başına koymuştur.[42]

Bütün bu süreçte birbirinden habersiz olarak devam eden yaşantı içerisinde İstanbul’a muhacir olarak gelen Afet İnan ve ailesinin durumuna bakıldığında, babasının ataması nedeniyle İstanbul’da uzun süreli kalamayan aile, önce Adapazarı’na daha sonra Ankara’ya ve oradan da Mihalıççık’a taşınmıştır. Afet İnan ilkokul birinci ve ikinci sınıfları Mihalıççık’ta okurken, Osmanlı Devleti Balkan Savaşları’nın ardından kendini Birinci Dünya Savaşı’nın içinde bulmuştur. Annesini 1915’in 15 Mayısında veremden kaybeden[43] Afet Hanım küçük yaşta öksüz kalmanın acısını yaşarken, Çanakkale Muharebelerinde Türk askeri, Mustafa Kemal’in komutasında vatan topraklarını geçilmez kılacak bir kahramanlığın şanlı tarihini yazmaktadır.

Bu tarihlerde (1916) henüz 8-9 yaşında çocuk olan Afet, babası İsmail Hakkı Bey’in orman müfettişi olarak Ankara’ya Karaoğlan’a atanmasıyla ailesiyle beraber tekrar yola koyulmuştur. Anneanneleri Mihalıççık’ta kalmış, babaannesi, babası ve erkek kardeşi Reşat ile beraber Ankara’ya gelmişlerdir. Bu süreçte babası annesinin ölümünden sonraki ikinci evliliğini yapmış, iki yıl sonra bu kez babasının Çanakkale’ye tayini çıkmıştır. Ancak üvey kardeşleri Refet’in çok küçük olması sebebiyle o ve babasının yeni eişi Ankara’da kalmış, Afet kardeşi ve babaannesi uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Çanakkale’ye varabilmişlerdir.

Savaş nedeniyle Çanakkale’ye atanmış olan bütün memurların Biga’da oturmaları kararlaştırıldığından onlarda Biga’ya yerleşmişlerdir (1917-1920). Bu süreçte Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, ilkokulu bitiren Afet Hanım Biga’da kaldıkları süre içerisinde (1917-1920),[44] bölgede cereyan eden ve işgale karşı olan Kuvayımilliyecileri ortadan kaldırmaya çalışan Anzavur kuvvetlerinin saldırılarını görmüş, yine bir Makedonyalı, Köprülülü Hamdi Bey’in Anzavur güçleri tarafından şehit edilişinin[45] korkusunu, Anadolu’da cereyan eden işgalin endişe ve üzüntüsünü yaşamıştır.

Babası da bu sırada Kuvayı Milliyecilere katılmış, uzun bir süre kendisinden haber alamamışlardır. Daha sonra babasının el yazısı, amcasının imzasıyla Antalya’dan bir mektup içinde gelen para ve anneannesinin yanlarına gelmesiyle yapılan hazırlıklar neticesinde Karabiga’dan vapurla İstanbul’a gelinmiş, İstanbul’a geldikten sonra babasının yeni eşi ve üvey kardeşleri kendi akrabalarının yanına, Afet Hanımlarda Çapa’daki kendi akrabalarının yanlarında kalmışlardır. Anneannesinin İstanbul’dan ayrılabilmek için almaları gereken vize için epey uğraştığını ve alınan izni müteakip üvey annesinin Kastamonu’ya, kendilerinin de İstanbul’dan bindikleri İtalyanlara ait vapurla Antalya’ya gittiğini hatıralarında belirten Afet İnan, Antalya’da babasının kendilerini karşıladığını ve buradan da küçük bir gemiyle Alanya’ya gittiklerini söylemektedir. Bu sırada 1921 yılı itibariyle Batı Cephesindeki muharebeler devam etmektedir.

Selanik’ten gelen aile bir yandan babasının memuriyeti dolayısıyla savaşın o zor koşulları altında Anadolu’nun farklı kent ve kasabalarını dolaşırken, diğer tarafta Mustafa Kemal Paşa TBMM ordularının başında Türk ulusunun kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesine önderlik etmektedir.

Afet İnan’ın babası İsmail Hakkı Bey’in bundan sonraki yıllarda çıkan tayinleri dolayısıyla aile sırasıyla Elmalı, Aydın- Söke, Bursa’ya taşınmıştır. Bursa’ya gelişleri farklı duygularla olmuştur. Çünkü Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanmış ve Türk ordusu 15 Mayıs 1919’da işgale uğrayan İzmir’e yaklaşık 3,5 yıl sonra 9 Eylül 1922’de girmiştir Mudanya Mütarekesi’nin yaratmış olduğu geleceğe yönelik ümitlerle Afet İnan Bursa’da Kız Öğretmen Okulu’na devam etmiş, burada Elmalı’da iken almış olduğu özel ders ve yapılan çalışmaların büyük faydasını görmüştür. Babasının İnegöl’e tayini çıkınca, okulda yatılı okumaya başlamış, erkek kardeşi de İstanbul’daki Ziraat Okuluna yatılı olarak yazılmıştır. Babası daha sonra önce Sinop’a ve arkasından İzmir’e atanmıştır. Yaz tatillerini babalarının yanında geçiren kardeşler kışın tekrar okullarına dönmüşler ve 1925 yılında Afet İnan, Bursa Kız Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuştur.[46]

7. AFET İNAN’IN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’LE KARŞILAŞMASI

Tarihi süreçte Selanik kenti, Makedonya’daki Türk unsur için edebi faaliyetin ve akımların en yoğun şehirlerinin başında gelmekteydi.[47] Selanikli bir ailenin kızı olarak Afet Hanım, babasının o savaş yıllarında bile eğitimleriyle yakından ilgilendiğini, özel dersler verdiğini ya da aldırttığını söylerken aslında sadece Balkan göçü sonrasında yaşadıklarının yanı sıra mutlaka Makedonya’da doğmuş büyümüş, doğal olarak imparatorluk içinde gelişen hürriyet akımlarının en yoğun yaşandığı Makedonya’nın atmosferinden etkilenmiş bir ailenin, aydın bir babanın kızı olmanın da yadsınamaz etkisi muhakkaktır. Dolayısıyla Afet İnan’ın henüz 17 yaşında ve İzmir’de Redd-i İlhak Okulunda üç haftalık öğretmenken İzmir’e gelen Atatürk’le tanışması hayatının bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. Atatürk’ün 1925 Ekiminde İzmir’e gelişinin şerefine öğretmenlerin verdiği çayda arkadaşları adına konuşma yapan genç öğretmen Afet Hanım, ince ve akıcı üslubu, zekası ve zengin istidadı ile Atatürk’ün teveccühünü kazanmış ve Afet Hanım o günden itibaren Atatürk’ün yüksek himayesine kavuşmuştur.[48]

SONUÇ

Çocukluğundan itibaren babasının memuriyeti dolayısıyla sık yer değiştirmiş olmaları, yalnız geçici bir seyahat olarak değil yurdun farklı köşelerinde yaşayarak bulunmuş olmaları, Afet İnan’a yurdunu tanıma olanağı verdiği gibi aynı zamanda kendisinde yurt sevgisinin, ulusuna karşı duyduğu bağlılık duygularının kuvvetlenmesine, kitaplarda bulamadıklarını görerek öğrenmesine etki etmiş, gördükleri ve yaşadıklarına okumakla ekleyeceği çok şeylerin olduğu bilincini de kazandırmıştır.

Balkan Savaşı ile terk edilen topraklar, Selanik’ten başlayan zorlu kaçış, geride bırakılan kayıplar, yitirilen yakınlar, Kurtuluş Savaşının yoklukları içinde geçen bir çocukluk dönemi, kazanılan zafer ve ardından kurulan yepyeni bir Cumhuriyet, tüm bunların hepsi Cumhuriyetin genç aydın kızının düşün dünyasını biçimlendirmekte muhakkak büyük önem taşımıştır. Yaşanılanlar karşısında edinilen şuur, kendi tarihine duyulan merakın, öğrenme isteğinin de başlıca nedenini teşkil ederken; Balkan Savaşının acı bir tezahürü olarak yaşadıkları kaçış, hiç şüphesiz kendisinde vatan topraklarının ne kadar kıymetli ve savunulmasının ne kadar kutsal bir görev olduğu duygusunu güçlü kılmıştır.[49]

Atatürk’ün kendisine göstermiş olduğu sevgi, yetiştirici ilgi, hiç şüphesiz Afet İnan’ın sahip olduğu temel değerlerle ilgilidir. Eğer bu temel değerler olmasaydı, Atatürk’ün hayatında işgal ettiği yeri alamazdı. Aynı havayı solumuş olmaları, aynı idealleri ve özlemleri taşımaları, onları “milli tarih” anlayışında bir araya getirirken, Birinci Türk Tarih Kongresi’nin (2 Temmuz 1932) ilk bilimsel tebliğinin o sırada Musiki Muallim Mektebi Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmeni olan 24 yaşındaki Afet Hanım tarafından sunulmuş olması,[50] Türk Devriminin çağdaş ve milli karakterinin de bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Atatürk aslında daha Cumhuriyetin ilanı için hazırlık yapıldığı günlerde Avrupa’ya öğrenci göndererek yetiştirme modelini sistemli olarak uygulamaya koymuştu. 1923 hükümet programında yer verildiği gibi bu konuda başta Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti) olmak üzere devlet kurumlarına verdiği talimat üzerine bilim, sanat, teknik ve siyaset alanlarında yetiştirilmek üzere yetenekli öğrencilerin Avrupa’ya gönderilmesi süreci başlamıştı.[51] Bu uygulama çerçevesinde yurt dışına eğitime gönderilen öğrencilerden birisi de Afet İnan olmuştur.

Türk tarihinin kaynaklarını kendi kendine inceleyerek sağlam bilgiler elde edecek insanların yetişmesini ülkü edinen[52] Atatürk’le tanışmasını müteakip 1925 Kasımında yabancı dil öğrenmek üzere Lozan’a gönderilen Afet İnan, burada iki yıl kadar kaldıktan sonra 1927 yılında yurda dönmüş ve İstanbul’da Fransız okulu Damdasyon’a (Notre Dame de Sion) kaydolmuş ve bu okulu 1929 yılında bitirmiştir. Daha sonra Ankara Musiki Muallim Mektebi’nde ve Ankara Kız Lisesi’nde Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmenliği yapmıştır.

Bu süreçte Atatürk’ün direktifleriyle Afet İnan tarafından hazırlanan “Medeni Bilgiler” adlı eser ve yine Belediye Seçimlerinde kadınlara oy verme ve seçme hakkının tanınması (3 Nisan 1930) konusunda yapılan çalışmalar ve bu kanunun kabul edildiği aynı gün Türk Ocağı’nda Afet İnan tarafından “kadın hakları” üzerinde bir konferansın verilmesi, aslında Atatürk’ün tüm vatandaşlarına, hürriyetin bir neticesi olarak eşit haklara sahip olmalarının aynı zamanda her türlü medeni hak karşısında eşit vazife sorumluluklarının da olduğu fikrini işaret etmek istediğini göstermektedir.[53] 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alan ve uzun yıllar bu kurumun as başkanlığını yapan Afet İnan, 1935’te kaydolduğu Cenevre Üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesinden 1938 Temmuzunda mezun olmuştur.[54]

Atatürk vefat etmeden yaklaşık bir yıl önce, Cenevre’den Atatürk’e gönderdiği 5 Aralık 1937 tarihli mektupta, Cenevre’deki çalışmalarından bahsetmekte, kendisinin gösterdiği her görevde çalışmaya hazır olduğunu, Türklerin menşei hakkında çeşitli konferanslara katıldığını, kendisinin de bu konferanslar için gerekli olan çalışmaları Türk Tarih Kurumu’ndan alacağı dokümanlarla gerçekleştireceğini yazmaktadır.[55] Atatürk’ün vefat etmeden sadece 7 ay önce İstanbul’dan, Savarona yatından Afet Hanım’a gönderdiği mektup (14 Nisan 1938) ise onun hasta yatağında dahi kendisinin tahsili ile nasıl yakından ilgilendiğini göstermesi bakımından çok anlamlıdır.[56]

Sonuç olarak milletin ortak hafızasının ve bilincinin tüm yaşanılanları için alan tarih dediğimiz zaman kesiti ve coğrafyada meydana oluştuğu bilinmektedir. Makedonya topraklarından farklı neden ve hayat hikayeleriyle kopup gelen Selanik’li bu iki insanın aynı zaman diliminde birbirinden farklı yer ve mekanlarda seyreden hayatları kesiştiğinde; biri cumhurbaşkanı unvanıyla modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu, Türk Devrimi’nin yaratıcısı, diğeri ise bir Türk kadını olarak çağdaş cumhuriyetin aydın, çalışkan, yurtsever, onurlu kadın portresini çizmektedir.



Üyelik Girişi