• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/Rumeli-Balkan-Dernekleri-Federasyonu-957187054375801/
  • https://twitter.com/rumelibalkanfed

                      

İkinci Dünya Savaşı sonrasında hakim olan “İki Kutuplu Dünya Düzeni”nin sona ermesine ve yeryüzündeki tek egemen unsurun ABD olarak kabul edilmesine neden oldu.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI
 
İkinci Dünya Savaşı sonrasında hakim olan “İki Kutuplu Dünya Düzeni”nin sona ermesine ve yeryüzündeki tek egemen unsurun ABD olarak kabul edilmesine neden oldu.
 
Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Bulgaristan ve Romanya’daki iktidar değişiklikleri, SSCB’nin dağılması gibi olaylar, tarihin seyrinde hiç de beklenmedik bir hızla değişim yaşanmasına, İkinci Dünya Savaşı sonrasında hakim olan “İki Kutuplu Dünya Düzeni”nin sona ermesine ve yeryüzündeki tek egemen unsurun ABD olarak kabul edilmesine neden oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılması akabinde, otorite boşluğu oluşacak alanın kimin tarafından doldurulacağını ön göremeyen Batı için Rusya, tek seçenek olarak görüldü. Uzakdoğu’nun ya da Ortadoğu merkezli bir yönelimin eski Sovyet coğrafyasında hakim olmasını istemeyen Batı, bu keskin hatanın bedelini görmek için fazla beklemek zorunda kalmadı.

Gorbaçov-Yeltsin kısa geçiş döneminden sonra Rusya, SSCB döneminde olmadığı kadar etkili bir hale dönüşmeye başladı. Bu atılımın mimarları ise, halen yönetimi paylaşan Medvedev ve Putin… Kısa olarak adlandırılabilecek bir sürede, yani 20 yıl içinde ayağa kalkan Rusya, ekonomi ve ideolojinin ortak paydada anılmaya başladığı tek merkezli düzenin ömrünün uzun olmadığını kanıtladı.

Enerji piyasasına hakim Rusya, yeni stratejisi sonucunda yarattığı oligarklarıyla dünya ekonomisine yön vermeye başladı. Spor endüstrisinde egemen olan, bu alanda Arap menşeili sermayeyle mücadele eden Rusya, modadan sanata, spordan eğitime kadar her alanda söz sahibi figürleri dünya piyasasında sergilemeye başladı. Bir zamanlar kapalı kapıların, yüksek duvarların arkasında olduğu bilinen, “demir perde” ülkelerinin başını çeken Rusya, kabuğunda kalma ve dünyaya sırtını dönme yanlışlığından kurtuldu. Dünya nüfusunun %2.2’si oluşturan Ruslar, egemen oldukları topraklar, sahip oldukları kaynaklar ve bunu pazarlama güçleri bakımından %2.2’nin çok üstünde bir güce sahipler. Rusya’nın her geçen gün artan gücü, hedeflerin artık kıtasal değil, dünya boyutunda olması sonucunu da beraberinde getiriyor.

Ticaret yollarına inme, bu bağlamda Akdeniz’i kontrol etme şeklinde özetlenen Rus ideali, günümüzde okyanusları, kıtaları ve uzayı kontrol mertebesine çoktan ulaşmış durumda. Rus nüfusun kontrollü göçü, bazı stratejik noktalarda konuşlandırılmaları da bunun bir vasıtası. 1990’lı yıllardan itibaren İsrail, Türkiye, Yunanistan, Macaristan, Almanya, Fransa, Kanada, ABD, Hollanda ve bazı Arap Devletleri’ne başlayan 2000’li yıllarda yoğunlaşan Rus nüfus hareketinin ulaşacağı son noktayı kestirmek şimdiden zor !!! Zor olmayan ise, güçlü bir devletin vatandaşlarının varlığı için neleri göze alıp alamayacağı…

Gelişmelere ele alındığında sadece ileriye yönelik nüfus hareketleri değil, stratejik hamle ve söylemlerde bize Rusya’nın hedefleri hakkında mesajlar veriyor. 2013 sonlarından Türkiye’yi yakından ilgilendiren Güney Kıbrıs’ta bir Rus askeri üssü kurulacağına yönelik söylemler, güneyde olmasa bile Türkiye’nin kuzeyinde resmen Rusya’ya bağlanan Kırım ile gerçek bir boyut kazanmış durumda. Benzer bir şekilde, Latin Amerika’da Rusya için üs bulundurma yönündeki niyet bildirimleri, kıskaca alındığı düşünülen Rusya’nın aslında rakiplerini kıskaca almış olabileceği tablosunu çiziyor.

Elbette hiçbir imparatorluğun sonsuza kadar var olma şansı yok. Eğer bu mümkün olsaydı; Roma, Aztek, Osmanlı imparatorluklarından bugün halen söz ediyor olabilirdik. Azalan kaynakların, artan mutsuzluk ve refah kaybının ülkeleri ve liderlerini nasıl tarihten sildiğine defalarca şahit olduk. Hakimiyet savaşında ABD’ye kafa tutan Putin, ABD’yi kendi silahıyla vurmak isterken, 140 milyonluk nüfusundaki refah ve mutsuzlukla mücadelede yeteri kadar başarı gösteremiyor. Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Bosna-Hersek’te baş gösteren halk hareketleri, Arap baharının temellendiği asıl sorun da bu değil mi zaten ? Eşitlik ve adaleti savunan bir ideolojinin ürünü olan Rusya’nın, Ekim Devrimi’ni hatırlaması gerekmiyor mu ?

Sinsi bir hastalık gibi ilerleyen tüm bedenini saran bu dertle mücadele etmek, dünya için gün geçtikçe imkansız hale geliyor. Ulusların kapatıldıkları bu hapishanede kontrol edilmeleri her geçen gün güçleşiyor. Temmuz’da başlayan Birinci Dünya Savaşı ve Eylül’de başlayan İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Ağustos 2014 zor geçeceğe benziyor. 
 
 
 

 



550 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın